12 Ağustos 2010 Perşembe

Orada bir köy var uzakta...


Kiminle konuşsam mutsuz büyükşehirde...Özellikle de İstanbul'da...Trafiğinden, insanlarından, gürültüden, stresten kaçmak istiyor herkes. Bir arkadaşım diyor ki oğlumun öğretmenini tanıyayım, büyüyünce nerede acaba diye düşünmeyeyim, İstanbul'da sahip olamadığım bahçeli evim olsun bir sahil kıyısında...İstanbul'a sadece kültürel faaliyetler için geleyim bir turist gibi...Bir başkası gel bir çiftlik kuralım beraber diyor! Organik ürünler üretelim; reçelinden salçasına, sabununa...Çocuklarımız köy okula gitsinler...Sicilyalılar gibi uzun, kalabalık sofralarımız olsun herkesin yüzünün güldüğü...Bana sorsanız; ben her yere uyum sağlarım aslında. Ne de olsa memur çocuğuyum. İlkokula bir yerde başlayıp, başka bir yerde bitirdim. Ortaokul da keza öyle. Kah batıda, kah doğuda olduk. O yüzden İstanbul'la çok derin bağlarım yok benim. Kuzum doğma-büyüme İstanbullu olmasına rağmen dilinde hep kaçmak var..."Büyük şehrin derdi de büyük olur." sözü doğru galiba. Trafiği de büyük, stresi de büyük. Küçük bir şehirde ya da bir kasabada insanın en fazla ne stresi olabilir ki diye düşünüyor insan ister istemez. Basit yaşam-basit dertler sloganımız olabilir. Slow Cities akımını duymuşsunuzdur mutlaka. Yavaş şehir; yavaş yemek, bol yeşil alan, çoğunlukla bisiklet kullanımı ve az nüfus...Şu anda Türkiye'de sadece Seferihisar bu ünvana hak kazanmış durumda. İncelense daha birçok yer çıkacaktır aslında...
Hepimizin istediği yavaş bir yaşam sanırım. Sakin, daha az stresli, daha doğal, daha küçük, daha basit bir yaşam...
Benim hayallerimi süsleyense; tabiki bir sahil kasabasında, büyük bir verandası olan bahçeli bir ev...O bahçede çocuklar koşuşturmalı, verandasında büyük sofralar kurulmalı en doğalından...Dostlarım iki adım ötede olmalı...Bahçemden topladığım domatesler kahvaltıda tabağımı süslemeli...Bir de kasabanın modern fırını olayım ben. Doğal ekmekler, poğaçalar, pastalar, kekler...Ne dersiniz? Gerçekleştirmek çok da zor olmamalı!

10 Ağustos 2010 Salı

Ramazan geldi, hoş geldi:)

Ben hatırlamıyorum hiç yaza geldiğini Ramazan ayının...32 senede bir geliyormuş şu sıcak günlere ama Ramazan demek kış demektir! Güneş erken batar, hava soğuktur, daha mesai bitmeden gelir iftar saati...Şimdi 8'i geçecek açtığımızda...Bakalım nasıl baş edeceğiz sıcaklarla? Sıcacık çorbaların yerini buz gibi limonatalar, kompostolar alacak bu sene. Dumanı üstünde yemeklerin de zeytinyağlılar. Üstüne de dondurma yakışır herhalde:) Herkese sağlıklı, serin, keyifli bir Ramazan ayı diliyorum...

27 Temmuz 2010 Salı

Un Helvası

1 seneyi geçmiş bir tarif paylaşmayalı. Kısmet un helvasınaymış. Dün Kandil olunca ben de helva yapmak istedim. Annem çok güzel yapar un helvasını. Evde hiçbirşey olmadığı zamanlar, tuttururdum anne helva yapsana diye. Biraz zahmetli ama yemesi çok keyifli bir lezzet...Tarif Gönül Candaş'ın Bereketli Olsun kitabından.



Malzemeler:

1 küçük paket margarin (125 gr.) (Ben tereyağ tercih ettim.)

2 su bardağı un

1,5 su bardağı şeker (Şekerden biraz azaltıp, pekmez de kullanabilirsiniz. Böylece rengi de daha koyu olur.)

1 su bardağı süt

1 su bardağı su

1 çorba kaşığı çam fıstığı (Ceviz de olabilir.)

Yapılışı: Yağ eritin, unu eleyerek ekleyin. Orta ateşte en az yarım saat koyu pembe olacak şekilde karıştırın. Daha sonra sütü, suyu ve şekeri ilave edin. Karıştırırak, pişirin. Helva tencereye yapışmıyorsa olmış demektir. Ceviz veya fıstıkla servis edebilirsiniz. Hatta dilerseniz fıstığı veya cevizi pişirirken içine de koyabilirsiniz. Afiyet olsun! Sağlık versin!...


22 Temmuz 2010 Perşembe

Yıllar sonra...


2003'te gelmişlerdi en son. Çok istemiştim ama gidememiştim o zaman. Neyse dedim gelirler elbette yine...İşte 7 sene sonra yine İstanbul'dalar...Cranberries!!!! Bizim için çok şey ifade ediyor. Hatta düğünümüzde dans parçamız bile şuydu. Biz bu akşam eğer hava müsade ederse anıları canlandırıp, keyif yapıyor olacağız...

Foto

18 Temmuz 2010 Pazar

Aklım Selimiye'de kaldı...






Bir kez daha anladım ki ben "Herşey dahil tatil" insanı değilim...Oda-kahvaltı bir pansiyonda kalıp istediğim yerde denize girip, istediğim yerde yemek yemeliyim.


Hatta canım ne zaman isterse o zaman yemeliyim. 5 çayı-dondurma saati vs... diye sınırlamalar olmamalı...


Kahvaltı sonrası bulunduğum yeri çıkıp, gezmeliyim. Nerde ne var gezip, görmeliyim...


Bol bol fotoğraf çekmeliyim sonra...

Gözlerim bayram etmeli; mavi temiz bir deniz, rengarenk çiçekler, bir gün bizim de olsun dediğimiz yatlar...



Hep şezlongta yatılmaz ya...


Görülecek ne çok şey var oysa ki...



Deniz, güneş, fotoğraf, gezmek, yemek derken bol köpüklü bir Türk kahvesi ile gün bitmeli...

13 Temmuz 2010 Salı

1338

Cebimde kuzumun denizden çıkardığı taşlar, tenimde şaşırdığım bir koyuluk, hafızamda bir sürü tekne silueti ve de 1138 fotoğrafla döndüm...Aklım en çok Selimiye'de kaldı...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hergün gibi bir gün...


Denizcilik ve Kabotaj Bayramı'nda doğmak bir Denizci'nin kaderi midir? Yoksa güzel bir tesadüf mü? Doğumgünün mutlu olsun genç Denizci! Enişten genç değil artık o yaşlandı diyor ama:) Denizlerin engin, rüzgarların dingin, pruvan neta olsun! Tüm denizcilerin bayramı da mutlu olsun!
Bu güzel ve anlamlı günde bizim için artık sıradan hale gelen haber geldi yine. 2'si asker 4 şehit!...Ne desem, ne yazsam bilemiyorum ki...Allah rahmet eylesin! Nur içinde yatsınlar!...
Marmaris-Gökova arasındaki yolu genişletmek için 8000 ağaç kesilecekmiş. Haberiniz var mı???
Haftaya bu zamanlar Marmaris'te olacağız. 2 gün Datça'da kalacağız ama pansiyon konusunda hala karar veremedik. Okuyup da tavsiyesi olan varsa bekliyorum.
Bendeki atalet duygusu tavan yapmış durumda...Ne kitap okuyorum ne de başka birşey...Kırmızı mutfağa bile yanaşmıyorum pek...Yukarıda kakaolu-cevizli kek bir tatlı krizi sonucu pişti. Tatlı krizleri de olmasa Browni Intense'e talimiz...