
Kiminle konuşsam mutsuz büyükşehirde...Özellikle de İstanbul'da...Trafiğinden, insanlarından, gürültüden, stresten kaçmak istiyor herkes. Bir arkadaşım diyor ki oğlumun öğretmenini tanıyayım, büyüyünce nerede acaba diye düşünmeyeyim, İstanbul'da sahip olamadığım bahçeli evim olsun bir sahil kıyısında...İstanbul'a sadece kültürel faaliyetler için geleyim bir turist gibi...Bir başkası gel bir çiftlik kuralım beraber diyor! Organik ürünler üretelim; reçelinden salçasına, sabununa...Çocuklarımız köy okula gitsinler...Sicilyalılar gibi uzun, kalabalık sofralarımız olsun herkesin yüzünün güldüğü...Bana sorsanız; ben her yere uyum sağlarım aslında. Ne de olsa memur çocuğuyum. İlkokula bir yerde başlayıp, başka bir yerde bitirdim. Ortaokul da keza öyle. Kah batıda, kah doğuda olduk. O yüzden İstanbul'la çok derin bağlarım yok benim. Kuzum doğma-büyüme İstanbullu olmasına rağmen dilinde hep kaçmak var..."Büyük şehrin derdi de büyük olur." sözü doğru galiba. Trafiği de büyük, stresi de büyük. Küçük bir şehirde ya da bir kasabada insanın en fazla ne stresi olabilir ki diye düşünüyor insan ister istemez. Basit yaşam-basit dertler sloganımız olabilir. Slow Cities akımını duymuşsunuzdur mutlaka. Yavaş şehir; yavaş yemek, bol yeşil alan, çoğunlukla bisiklet kullanımı ve az nüfus...Şu anda Türkiye'de sadece Seferihisar bu ünvana hak kazanmış durumda. İncelense daha birçok yer çıkacaktır aslında...
Hepimizin istediği yavaş bir yaşam sanırım. Sakin, daha az stresli, daha doğal, daha küçük, daha basit bir yaşam...
Benim hayallerimi süsleyense; tabiki bir sahil kasabasında, büyük bir verandası olan bahçeli bir ev...O bahçede çocuklar koşuşturmalı, verandasında büyük sofralar kurulmalı en doğalından...Dostlarım iki adım ötede olmalı...Bahçemden topladığım domatesler kahvaltıda tabağımı süslemeli...Bir de kasabanın modern fırını olayım ben. Doğal ekmekler, poğaçalar, pastalar, kekler...Ne dersiniz? Gerçekleştirmek çok da zor olmamalı!